14 Haziran 2011 Salı

"Ben Sana Aşık Olmuşam"

Cenab-ı Hakk’ın yarattığı varlığa karşı muhabbeti Zatına olan sevgisinin bir ifadesidir. Bu hakikati izaha geçmeden önce sevgi kavramı açısından bir hususun farkına varılması gerekir; sevgi aslında bir zaaftır, birine karşı belki de elde olmadan gösterilen bir temayüldür. Onun için sevgiyi Zat-ı Uluhiyete isnad ettiğimizde ve buna benzer durumlarda, O’nu münezzeh ve müberra gösterme ihtiyacını hissediyoruz, "La teşbih" diyoruz; diyoruz çünkü başka türlü ifade etme imkanımız yok.

Bir örnek arz edelim isterseniz; Süleyman Çelebi mevlidinde;

"Gel Habibim ben sana aşık olmuşam,
Cümle halkı sana bende kılmışam"

"Ben" Diyen İki Kişi

Kur’an’da Allah'tan başka "ben" diyen iki kişi vardır. Birisi Kârun... O şöyle diyor: "İnnemâ ûtîtühû alâ ilmin indî - Bu zenginlik bana ilmimden dolayı verildi." (Kasas, 28/78). Diğeri ise Firavun. O da "Ene rabbükümü'l-a'lâ - (Haşa!) Ben sizin yüce rabbinizim, efendinizim!" (Naziat, 79/24) der. Kendilerine ihsan edilen nimetleri kendilerinden bilen ve apaçık şirkin içinde bulunan bu ve benzeri kişilerin dünyevî âkıbetlerinin ne olduğunu, nasıl yerin dibine batırıldıklarını yine Kur’an’dan öğreniyoruz. Uhrevî cezalarını ise Allah bilir.

"Edipler Edepli Olmalı"

Soru: Bediüzzaman Hazretlerinin "Edipler edepli olmalı" sözünü nasıl anlamalıyız?

Bediüzzaman Hazretleri taşrayı İstanbul'a, İstanbul'u da Avrupa'ya kıyas ederek efkâr-ı umumiyeyi bataklığa sürükleyen, şahsî garazları ve intikam fikrini uyandıran, böylece haysiyet kırıcı bir neşriyatla İslam ahlâkını sarsan bazı gazetecilere hitaben "Ey gazeteciler! Edipler edepli olmalı; hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı." demiştir.

"Ey İnsan! Kendini Oku!"

"Ey İnsan, Kendini oku!" enfüsî tefekküre çağrıdır. İslam alimleri enfüsü iki ayrı çizgide ele alıyor. Birincisi: insanın ruhu, nefsi, vicdanı, kendi iç derinlikleri, hissi, şuuru, iradesi, latife-i Rabbaniyesi, bir başka tabirle "Ben" yani egosunun etrafında şekillenen nefis; ikincisi de anatomik ve fizyolojik yönüyle nefis. Alexis Carrel’in "İnsan Bu Meçhul" kitabında meseleye yaklaştığı gibi meseleye yaklaşacak olursak bunların ikisine de enfüs denir.

Enfüs denince bazıları sadece insanın anatomik ve fizyolojik yönünü anlarlar. Oysa ki insan sadece ondan ibaret değildir. Tabir caizse o bir heykel-i hayvanidir. Esas onu değerler üstü değerlere yücelten ve asıl mahiyet-i insaniye diyebileceğimiz şey, nefha-i İlahi olan ruhudur. Evet, insan ancak ruhu ile insandır. Nitekim üç-dört tane materyalist filozof istisna edilecek olursa, genelde filozoflar meseleye böyle bakmışlardır.

11 Haziran 2011 Cumartesi

Abes Yaşama

Nefis muhasebe ve murakabemi yaparken bazan oluyor ki tarifini yapamayacağım ölçülerde ciddi şekilde hayattan iğrenme geliyor içime. O zaman diyorum kendi kendime "Leş gibi bir hayat yaşamışız!" Ardından hemen öbür tarafa gitme arzusu beliriyor; beliriyor ve "Al Allahım beni kurb-u huzuruna" dememek için kendimi zor tutuyorum; zira böyle söylemeyi saygısızlık olarak görüyorum. "Zaten burada tembel tembel yaşamışsın, bir de bu yanlışlığına başka yanlışları ilave etme" diyorum kendi kendime. Fakat gel gör ki her zaman dengeyi koruyamıyor, öte tarafa olan şevk ve iştiyakımın önünü alamıyorum.

Adalet

İfrata ve tefrite girmeden din-i mübinin emirlerini yerine getirmeye adalet denir. Ya da Allah tarafından ortaya konmuş, vaz' edilmiş, insan ve toplumdaki umumi ahenk ve dengeyi sağlayacak değerler bütünüdür adalet. Adalet "A-d-l" kökünden gelir. Bu kelime "Idl" şeklinde okunduğunda bu, birinin veya bir şeyin diğerine denk olması anlamına gelir.

Adanmışlar

Adanmışlar, peygamber-i izamın davrandığı gibi davranmalı ve iktidara talip olmamalıdırlar. Zira iktidar peşinde olmak onları gaye-i hayallerinden saptırabilir. Adanmışların yegane vazifesi vatana, millete, devlete, dine ve topyekün bütün insanlığa faydalı olacak hayırlı insanlar yetiştirmektir. Evet, servet ve iktidar kötü bir silah gibidir: mekkardır, gaddardır, gerisin geriye tepebilir. Mekkar ve gaddar olan bu şeylerden kendini koruyabilen mesela bir Ömer b. Abdülaziz gibiler ise çok az sayıdadır. Yaklaşık yüz sene süren Emeviler döneminde bir tane Ömer b. Abdülaziz vardır ve başka da olmamıştır.

Adanmışlık Ruhu

Adanmışlık ruhu adına bir ölçü vermek istiyorum sizlere; insanların bir çoğu mesela öğle vaktinde, yiyeceği akşam yemeğinin sevincini yaşar. Bazı insanlar da vardır ki, dünyada iken yoluna girdiği ve bir gün mutlaka ulaşacağına inandığı Firdevs Cenneti’nin sevinci ile yaşar. O sevinç adeta hayat verir ona. İnsanların belki de yüzde sekseni birinci, çok azı müstesna geriye kalanı da ikinci kategoriye dahildir . Ama adanmışlık bunların ikisi de değildir. Adanmış odur ki; Cennet’e gireceği ümidini sürekli gönlünde, kafasında, vicdanında canlı tutar ama onun bir tek gayesi vardır bu dünyada; İslam’ın ismetini sıyanet etmek. Zira yeryüzünde bugün müslümanlık adına yapılacak tek iş budur. Bu da yaşama zevkini yaşatma zevki adına terk eden diğergam kişilerle olur.

Affet ki Affedilesin!..

Soru: "Eledd-i hısâm" ne demektir? İman nuruyla dolu gönüllerde de kin, nefret ve düşmanlık duygularının bulunması mümkün müdür? Mü’min ahlakında "afv u safh"ın yeri nedir?

Dinin ruhunda sevgi vardır. Çünkü, kâinat bir sevgi şiiri olarak yaratılmış, yeryüzü de bu şiirin kâfiyesi yapılmıştır. Tabiat kitabını iyi okuyanlar her zaman sevgi besteleri duyarlar. Mahlukâtı kuşatan bu sevgi, insanî münasebetlere de kendi boyasını çalar. Öyle ki, ulvî mahiyetini keşfedip, özüne yerleştirilen muhabbet çekirdeklerini fark eden ve Yaratıcı’sıyla olan münasebetini duyabilen bir insan, diğer insanları da Allah’ın sanatı olarak görür, çevresine alâka duyar, herkesi sever ve hatta bütün varlığı şefkatle kucaklar.

Ahh Dâvâm!

Soru: Dâvâ adamı olmanın ve mefkûre yörüngeli yaşamanın çerçevesi nedir?

Cevap: Kullana kullana kabullendiğimiz "mefkûre" kelimesi hedef, gâye, ideal ve gâye-i hayâl gibi mânâlara gelmektedir ve bazıları "mefkûre" yerine "ideal" ya da "gâye-i hayâl" demeyi tercih etmektedirler. Aslında bu kelimelerin hepsiyle de hemen hemen aynı mânâ ifâde edilmekte; insanın, bir gâyeye bağlanması, bir dâvâya adanması, yüksek bir hedefe kilitlenmesi ve oturup kalkarken, yerken içerken bile o gâyeyi, o dâvâyı ve o hedefi düşünmesi nazara verilmektedir. Evet, dâvâ adamları ya da mefkûre insanları, bazen mefkûrelerine göre önemsiz işler yapsalar da, onları hep tâlî şeyler olarak görür, onlara ancak ihtiyaç nisbetinde zaman ayırır ve ilk fırsatta tekrar asıl vazifelerine yönelirler. Mesela, Enbiyâ-ı İzâm efendilerimiz tebliğ ve irşad vazifesini hayatlarının gâyesi bilmiş ve ömürlerini o gâyeye göre örgülemişlerdir. Şu kadar var ki; Peygamberlerin bağlandıkları dâvâya mefkûre, ideal ya da gâye-i hayal denemez. Onlarınki bir vazife ve sorumluluktur. Onların, bu vazifelerini herhangi bir çerçeve içine koymaları ve kendilerine göre değerlendirmeleri mümkün değildir. Çünkü o Allah'ın takdir ve tercihidir. O şahısları peygamber olarak seçme, onları vazifelerinin büyüklüğüne göre donanımlı olarak dünyaya gönderme ve onların kendilerini Hakk'a adamalarını temin etme gibi hususların hepsi Cenâb-ı Hak'tandır.